İstanbul'ca Vuslat

İstanbul'ca Vuslat

Şehrin tadı bu olmalıydı. Öyle apansız çıkıp kalbini adımlarına bırakıyorsun. Keşfetmenin heyecanı ile kaybolmak... Arıyorum heyecanımı ve anılarıma, geriye sarıyorum.

Babamın elimizden tutup, "haydi gidiyoruz" dediğinde her adımını anlata anlata bitiremediği fotoğraf kareleri gibi her şey bir bir aklımda sıralanıyor. Vapura bilet alıp sonra bir de simit almak. Anlamamıştım fazla simit alışını.Babam simit'in ucundan koparıp denize gökyüzüne doğru gülümseyerek attı, "martıların hakkı" dedi. Birer parça elimize vererek martılara atmamızı sevinçle izlediğini, bizim zıp zıp zıplayıp her seferinde yeni simit parçası için elimizi uzatışımız. Öyle çok sevmiştik ki, hep vapura binsek bir simit alsak martılara gökyüzüne baksak. Denizin enginliği, derinliği biraz korkutsa da çocuksu duygumla seviyordum mavi dalgaları, vapurun bıraktığı köpürtüleri.

Sonra Eminönü  Meydanı; "bak burası Yeni Camii" diyor babam ve anlattıkça anlatıyor. Çok heybetli gelmişti başımı ürkekçe içe çekme çabamda sürüsüne uçuşan kuşlar vardı. Saysam sayamazdım. Meydan onların gibiydi. Sıra sıra dizilmiş en çok yaşlı teyzelerin, amcaların önünde bir küçük tezgâhın önünde minik tabaklarda buğdaylar. Babam alıp elimize verdi, bir tanede kendisine hafifçe savurdu tabağın içindeki buğdayları. Bütün kuşlar uçuştu nasibine. Gözlerim biraz yumuk, biraz ürkek  onları izledim. Babam işaret etti sıra sizde. Elimizdeki tabağın içindekileri savurduk. Bu öyle hoşumuza gitmişti ki tekrar tekrar yapmak istemiştik kardeşimle. Babam mutlulukla isteğimizi yerine getirmişti.

Gülhane o zamanlar hayvanat bahçesi idi. Tek tek hayvanları tanıtıp yediklerini anlatıp içimizin kıpır kıpır oluşu. İstanbul'u gezdirişini hiç unutmam. Bizim için İstanbul demek İstanbul' u bilmek, biraz babam demekti. Özlediğim acıkıp Eminönü’nde dostla simit alıp bir banka oturup yemek. İnsanların telaşını, koşuşturmasını vapurun son kalkış için çalan düdüğü, tranvayın gelişi... Biraz adım alıp gidiyorum. Süleymaniye göz kırpıyor. Galata kulesi, Karaköy balıkçıların oltalarıyla sıra olduğu galata köprüsü biraz daha gidiyorum. Üsküdar bakıyor, erguvanların  kokusu geliyor aklıma. Kız kulesi, Beylerbeyi, Kanlıca, Çengelköy’de bir bardak çay denizin yosun kokusu ile ayrılıyorum. Biraz daha yol alıp Sirkeci garı kim bilir kaç  vedalar bıraktı kalbine?  Gülhane’ye doğru yol alıyorum.Tranvayın titrek sesi geliyor. Ne şairlere şiir oldun.

“O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

Ay ve güneş ezelden iki İstanbullu’dur.

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.İstanbul benim canım.”

diyor Necip Fazıl

 Şiirler bile kıskanır gibi.

Topkapı sarayı ihtişamı ile. İşte en güçlü sesle kalıyorum Ezan-ı Muhammediye yükseliyor ikindi vakti Suntanahmet Ayasofya Camii' inde münavebeli ruhum huzur içinde dinlemeye bırakıyor. Bir secdem kalıyor sana özlemine bıraktığım.

Kalbim sana kanat çarpıyor İstanbul! Vuslat yakın diyorum.

Bir sensin İstanbul hasrete bıraktığım tüm sevdaların kavuşmalarına...

 Ve İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ